Menü

Anket

Sitemizi Beğendiniz mi?
Evet (%73,9)
Hayır (%20,0)
Kararsız (%5,93)

Toplam Oy: 219

Tüm Anketler

Takvim

« Şubat - 2026

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28

İstatistikler

 Toplam Hit: 4610023
 Sitede Aktif: 5
 Ip: 104.23.197.9
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 20
 Toplam Blog: 561
 Toplam Yorum: 28
 Toplam Resim: 6
 Toplam Mesaj: 17

Etiket Bulutu

15 Temmuz 2016 Cumâ Dirilişi adayname aile âile Akdeniz Üniversitesi akrostiş anı Antalya Antalya Palas aşık edebiyatı ÂŞIK EDEBİYATI BABA başbakan başkanlık Bedford, Araba sevdası Biyografi cami cemaat cemiyet chp cuma cumhurbaşkanı çocuk edebiyatı Çocuk Edebiyâtı ÇOCUK ŞİİRLERİ dede deneme DÎNÎ ŞİİRLER DİNİ-MİLLİ ŞİİRLER DÖRTLÜK edebiyat eleştiri eymür eymür köyü eymürname GÜZELLEME halk şiiri halk şiri HÂTIRA hâtıralar HAYAT HİKÂYESİ HECE HECE VEZNİ hiciv İMAM-HATİP PİLÂV GÜNLERİ işkence KADİR GECESİ KÂFİYE komşu ülkeler koşma köy yazıları köyname lüleburgaz MANİ Manzum Fıkralar mızrap NÂMELER Nasreddin Hoca NURİ KAHRAMAN okul edebiyatı ordu ordu hayat ordu hayat gazetesi ordu imam-hatip Palace Palas RAMAZAN RAMAZAN EDEBİYATI recep tayyip erdoğan siyâset şiir toplum türkiye ulubey Yalçın Yüksel Yeni Türkiye zulüm

MIZRAP 2008

Bu Kategoriye Ait Blogları Rss İle Takip Et
Mar`12
28
DEPRESYON DEĞİL; RESEPSİYON!
MIZRAP 2008

Yorumlar(0)

DEPRESYON DEĞİL; RESEPSİYON!

 

Aslında, “TESK Mİ, KESK Mİ?”, TESK’in Mİ, KESK’in Mİ?”,“TESK’in KESKİNİ!” , “TESK’in ARSLANI” veyâ “BİZİM ZÂLİMİMİZ ARSLANDIR!”, “EN BÜYÜK ARSLAN BİZİM ARSLAN!” ya da “KAHRAMAN ARSLAN!” gibi başlıklar atmak da mümkündü bu yazıya. “ÜZÜM YİYEN KİM, BAĞCIYI DÖVEN KİM?” Hepsi de uyuyordu ve biz de, tercihde zorlanmadık değil doğrusu.

Mâlum, geçen haftaya damgasını vuran bir hâdise var: Mümtaz’er TÜRKÖNE’nin, ZAMAN Gazetesi’nde yer alan ve Ordu’daki Cumhûriyet Resepsiyonu’na da atıfta bulunulan HERKESİN CUMHÛRİYET’İ adlı yazısı.

 3 Kasım Pazartesi günkü yazıdan bâzı cümleler şöyle:

“29 Ekim Cumhûriyet Bayramı münâsebetiyle, “Cumhûriyet ne zaman herkesin olacak?” başlığıyla bir yazı yazmıştım. Bu yazıya gelen yorumların okunmasını yazıdan daha çok öneririm.

Benim söylediğim, hepimizin bildiği basit bir şeydi. Cumhûriyet erdemdi, ama bir türlü halkın hissesine bu erdemden bir pay düşmüyordu. Cumhûriyet birilerine âitti ve bu birileri, oluşturdukları tekelle kimseyi Cumhûriyet’in yanına yaklaştırmıyordu.”

“Cumhûriyet Bayramı kutlamalarından aladığım tek şey var. Birileri kafamıza vura vura bizi terbiye ediyor. “Terbiye” kelimesini üzerine basa basa kullanıyorum. Bize bu terbiye yoluyla, neden herkesin Cumhûriyet’ten uzak durması, sahiplerine saygı göstermesi gerektiği anlatılıyor. O kadar sahtelik, o kadar klişe sadece yabancılaştırmaya yarar.

Ordu valisinin köylüleri de dâvet ettiği Cumhuriyet resepsiyonu, bu yabancılaşmanın eksiksiz bir karikatürü oldu. Elinde şarap kadehi tutan iki köylünün yüzündeki şaşkın ifâde, aslında 85 yıllık maceranın özeti… demek ki Cumhuriyet sadece resepsiyonlarda kutlanabilir. Onun ölçüsü de elinizde şarap (veya rakı) kadehi, ayakta poz vermektir…”

“Galiba Cumhuriyet’in özü de bu resepsiyonlar. Sadece seçkinlerin, ileri gelenlerin, imtiyazlıların katıldığı Cumhuriyet resepsiyonları. Ordu’daki fotoğraf bize aykırılığı anlatan bir karikatürden ibaret.

Bu sahteliğin, bu mesafenin, bu yabancılığın olduğu bir ülkeden hangi sorunu çözmesini, hangi başarıyı göstermesini beklersiniz?”

Yazının, özde anlatmak istediği belli. Cumhûriyet resepsiyonlarının kimseyi dışlamadan, herkesi kucaklayan, milletin tüm kesimlerine aynı mesâfede duran bir formata sâhip olması gerektiği vurgulanmaya çalışılıyor. Yazar, öteden beri gelen teâmülden aldığı hızla düşüncelerini çalakalem dile getirirken, önüne düşen Ordu fotoğrafını yanlış okuyor. Öyle ki, 85 yıllık resepsiyon gelenekleri hüsnüzan göstermesine fırsat vermiyor. Yazar burada, suçladıklarının tavırlarına benzeyen şekliyle fildişi kuleden değerlendirmeler yapıyor.

Her şeye rağmen yazar burada hatâlı. Bunu kabul etmek gerekir. Kızı milletvekili. Sonra, gazetenin Ordu temsilciliği var. Konuyu ânında araştırabilirdi. Nerden bakılırsa bakılsın, gelinen nokta ve ortaya çıkan tablo hoş değil. Nitekim, Ordu’nun arslanları da tepkilerini koymakta gecikmediler:

GRAND TESK HOTEL Yönetim Kurulu imzasıyla kaleme alınan ve yazarı, “bir bardak meyve suyu ve kolada fırtına çıkartma çabası”ndan dolayı kınayan bir BASIN DUYURUSU yayınlandı. Tüm basın-yayın câmiasına ulaştırılan duyuruda;

“Keşke hayatında ilk defa Cumhuriyet Resepsiyonu’na katılan ve bundan sonra katılabilecek çiftçilere de cesaret verecek olan davranışı baltalamasaydı.” denilen cümleler aslında yazarın söylemek istediğiyle örtüşüyordu. Ancak, duyurunun devâmında;

“Cumhuriyet ne zaman herkesin olacak” diye yazılar yazarken, Ordu’da valiliğin girişimi sonucu herkesin çağrıldığı resepsiyon hakkında olumsuz fikir beyan edilmesini SAÇMALIK olarak değerlendiriyoruz. Yazarın amacının, üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu ortaya çıkmıştır.”

Asıl kükreme, duyurunun son bölümünde. Sadece yazar dövülmekle kalınmıyor, fırsat bu fırsat kabîlinden, ilk dönem tek parti CHP’si tarzında, tüm onun gibi düşünenler ülke dışına itiliyor:

“Türkiye’nin tamâmında, Ordu’lu çiftçilerin resepsiyona katılması ayakta alkışlanırken, Cumhuriyet kutlamalarını kabullenemeyen ve zoruna giden Mümtaz’er TÜRKÖNE’ye selam olsun. Biz ülke olarak onun gibi düşünenlerden değiliz. Valiliğimizin almış olduğu ve uyguladığı kararın sonuna kadar destekçisiyiz.

Kamuoyunun bilgisine arz olunur.”  GRAND TESK HOTEL Yönetim Kurulu

İlgililerin tutumu tebrîke şâyan. Duyarlılık güzel. Fakat, yazarın Cumhuriyet kutlamalarını kabullenemediği, hattâ zoruna gittiği nereden çıkarılıyor? Ayrıca, kendilerini “ülke” olarak görüp, istemediklerini dışarıda bırakma hakkını kim veriyor onlara?

Yazarın tavrını ben de onaylamıyorum. Onun yaptığının da varsayımlara göre ahkam kesmekten öteye geçmediğini düşünüyorum. Ancak, bizim yaptığımızın da, tenkit ettiğimiz tavırdan geri kalır yanı olmadığının görülmesini istiyorum. Hattâ, sanki birilerinin içinde bir birikim, bir dert varmış da, böyle bir olayı bekliyormuş; fırsat gelince de eteğinde ne varsa dökmüş kabîlinden bir uslûp var gibi ortada. Peki sizce, bu BASIN DUYURUSU’nda üzüm mü yeniliyor, yoksa bağcı mı dövülüyor? Bence, bağcı dövülmekle kalınmıyor, aynı zamanda, âilesi, çevresi ve tüm sevenleriyle berâber ülke dışına çıkarılıyor bir bakıma!

“TESK Mİ, KESK Mİ?” derken bir sendikal tarafgirlik türü hırçınlığı ifâde etmeye çalışıyoruz. “TESK’in Mİ, KESK’in Mİ?” başlığıyla da, teskin, yâni sakinleştirme mi, yoksa keskinleştirme mi ikilemine dikkât çekiyoruz. “BİZİM ZÂLİMİMİZ ARSLANDIR!”la da, “el bize zulmederse zâlim olur, ama bizimkiler yaparsa arslan olur!” çelişkisini gözler önüne sermeye çalıştık. Bir nevî değil, aynen ÇİFTE STANDARD yâni!

Herkesin birbirini kendi cumhûriyeti ile dövmeye çalıştığı bir cumhûriyette hiçbir bağcının ağız tadıyla üzüm yiyemeyeceği, hazırlarının da elden gideceği bilinmeli. Herkesin olduğu gibi, cumhûriyetin de hüsnüzanna ihtiyâcı var. Yazar fotoğrafa, fotoğrafçılar da yazara önyargıyla bakmasaydı ortada her hangi bir nizâ sözkonusu olmayacaktı. Gül gibi geçinilip gidilecekti.

İnşâllâh, birbirimize tahammülü öğreneceğiz. Ufak hatâları, -sebebini ve birbirimizi anlamaya çalışmadan- kılıç-kalkan meydana atılma vesîlesi yapmayacağız. Özellikle birbirimize karşı sâkin olacağız, soğukkanlı olacağız.

Sözün özü, fikirler örtüşmese de, kardeşler olarak kucaklaşmayı becerebilmeliyiz. “Biz” olmanın, birlik olmanın, düşmanlara karşı diri, güçlü ve caydırıcı olmanın başka yolu yok. Ordu ölçeğinden, yurdun herkesine ve her kesimine sevgi ve saygıyla arz olunur ves’selâm…

 

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

            09.11.2008


Mar`12
28
SU GİBİ AKAN ZAMAN…
MIZRAP 2008

Yorumlar(0)

SU GİBİ AKAN ZAMAN…

Bismillâhir’Rahmânir’Rahîm

Değerli Öğrencimiz;

İşte, koskoca yedi yıl geçti ve sizleri hayâta uğurluyoruz.

Belki, ne çabuk geçti diyeceksiniz.

Evet, öyle. Çünkü burada günleriniz güzel geçiyordu.

Nasıl geçtiğini anlayamadınız. Çünkü huzurluydunuz.

İyi arkadaşlarınız vardı. Öğretmenlerinizle diyaloğunuz iyiydi.

Bir gün, hayâtın da nasıl geçtiğini anlamayacaksınız;

çünkü hayâtınız da mutluluk üzere sürecek,

ve, bilinçle yaşadığınız bir hayâtın sonunda

sonsuz mutluluklara da ereceksiniz inşâllâh…

“O kimseler ki, îmân ettiler ve sâlih amellerde bulundular;

onlar için Firdevs cennetleri elbette konak olmuştur.” Kehf:107

Yüce Rabbim tüm mü’minleri istikâmet ve samîmiyet üzere yaşatsın.

Gaflete ve dalâlete düşenlerden eylemesin.

Firdevs cennetlerine hidâyet eylesin.

Sana da bu anlamda başarılar diliyorum.

Bu vesîleyle, sen değerli talebemiz Elif AKÇAY’a

hayırlı, uzun ömürler, bereketli yıllar,

sonsuz saâdetler dileğiyle

âdetimiz gereği olan akrostişimizi sunuyoruz:

 

-AKROSTİŞ-

                                   Eninde-sonunda işte, geldiniz son durağa

Lüzum yoktur dünyâda, aslâ hiç tumturağa

İçimiz emel dolu; köy-köşk, arsa, araba

Fakat, engel olamazlar; gitmemize ırağa

Aklı başında olan, emel taşır ukbâya

Kapılıp gitmez aslâ, “gerçek” varken hülyâya!

Çeyizini hazırlar, öteyi unutmadan

Aşkla göz yaşı döker, kâlbini uyutmadan!

Yolcularız hepimiz; kâh biner, kâh ineriz

Akşam olur gün gelir; ufuklarla söneriz

Elifle başlar hayât, sonra “LâmElîf” olur!

Bu ise “Lâ” demektir; yâni, hayât son bulur!

Elvedâsı var mutlak; selâmın, merhabânın

Dünyâya aldanmaktır, en büyüğü hatânın!

Îmânla îmânsızlık, Cennet, Cehennem farkı

Su gibi akan zaman, döndürür hangi çarkı?

Allâh demeli diller; hem çalışmalı ellerimiz

Âbisten-i vefâyı döndürmeli sellerimiz…

Dokuz köyden kovulur derler doğru söyleyen

Evet ama, pişman olmaz; hakka hizmet eyleyen!

Tâlib-i hakkım diyen, Hakk’a eyler can fedâ

Lezzeti kullukta bulur; eyler rüknünü edâ

Elif kulunu Rabb’im, erdir sonsuz nîmete

Rızânı nasîp eyle, dâhil olsun Cennet’e…

                                                        Âmin…

 

 

Değerli öğrencimiz;

Bir âbisten, yâni değirmen misâli dönen bu dünyânın

elbet bir gün sonu gelecek.

Önemli olan değirmeni sele vermeden

işe yarar bir şeyler biriktirebilmek,

“Elest bezmi”nde verdiğimiz ahde vefâ şuuruyla yaşayıp

hakka-hukûka riâyetle, sonsuz saâdeti hak edebilmektir.

Sana bu vâdîde güveniyor ve başarılar diliyorum.

Selâm ve sevgiler sunuyor,

Allâh’a emânet olunuz diyorum…

Öğretmenin:Nûri KAHRAMAN

Ordu İmam-Hatip Lisesi

16.01.1994

 

 

 

 

 

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

            07.11.2008

 


Mar`12
28
ÂİLE İRŞAD ve REHBERLİK BÜROSU
MIZRAP 2008

Yorumlar(0)

ÂİLE İRŞAD ve REHBERLİK  BÜROSU

 

Evvelki gün Ordu’muz, Diyânet İşleri Başkanlığı’mızın ülke çapında yaptığı atılım ve açılımların en güzel örneklerinden biri olan ÂİLE İRŞAD ve REHBERLİK  faaliyetlerini, ilimizde gerçekleştirecek olan ORDU BÜROSU’nun tanıtımına sahne oldu. Ordu İl Müftülüğümüz’ün bu bağlamda TESK HOTEL’de icrâ ettiği programa ilginin büyük olması sevindirici. Bunda, ilgililerin gayreti kadar, âile eğitiminin tekrardan ve çok daha büyük bir ihtiyâç hâline gelmiş olmasının da payı var.

Hükümetimizin bu konuya ayrı bir önem atfettiğini, âile çerçevesindeki tüm pedagojik ve sosyal konulara duyarlı olduğunu biliyoruz. Diyânet İşleri Başkanlığımızı da bu çok önemli faaliyetinden dolayı kutluyorum. Ayrıca, Ordu Müftülüğümüzde bu işi yapacak, çok iyi bir ekip var. Bundan dolayı Ordu’muzu ve halkımızı şanslı sayıyorum. Ancak şans da değerlendirince bir anlam ifâde eder. Bilhassa annelerin ve bayanların Ordu Müftülüğümüz’ün bu bürosuna uğramalarında fayda var. Bu büroları, sıcaklığı kaybolan âile yuvalarımızı hem ışıtacak hem de ısıtacak ümit ocakları olarak niteleyebiliriz.

Âile yuvası için ne denilse az. Oluşumunda hiç de titiz davranılmayan bu yuva, insanoğlunun ,yaratılıştan sonsuza uzanan mâcerâsındaki en önemli dönüm noktalarından biridir. Keşke yuvalar kurulurken, âilenin fizikî mekânı olan evlere vurulacak boyanın rengi kadar hassas davranılabilse.

Bakınız Mustafa İSLÂMOĞLU âile bölümünü 156 madde olarak işlediği TAVSİYELER kitabında bu konuya ilk iki maddede şöyle giriş yapıyor:

“1-Aile meydana getirmek, dünyanın en değerli kurumunu meydana getirmektir. Nasıl ki insan hücrelerden, bina tuğlalardan, okyanus damlalardan meydana geliyorsa toplum da ailelerden meydana gelir. Hücrenin sağlığı bedenin sağlığını etkilediği gibi ailenin sağlığı da toplumun sağlığını etkiler.

2-Ailenin ne olduğunu Arapça bir sözcük olan “aile”nin etimolojik kökeni ele vermektedir. Aile, “karşılıklı birbirine muhtaç olan, birbirine dayanan ve güvenen” demektir. Kelimenin kök anlamı, aile kurumunun, insan dayanışması, güven, ilgi, yardım ve fedâkârlık üzerine kurulduğunun en bariz göstergesidir.”

(Mustafa İSLÂMOĞLU Tavsiyeler-II  Denge Yayınları)

Şâirimiz de, bu müessesenin lüzûmunu vurguladığı mısrâlarında vatan, millet, mâbed, mukaddesât kavramları çerçevesinde, âileyi nasıl niteliyor bakınız:

Ne zehirli bir kucak; ne bir yük, ne gâile

Vatan kadar mukaddes, bir mâbeddir âile

Uzak kalmak ondan; hem fenâlık, hem zillet

Doğmuştur sînesinden çünkü asîl bir millet.

Cemâl Oğuz ÖCAL

Bir batılı düşünür  şöyle diyor:

Âile, kralların bile giremediği bir kaledir. EMERSON

Gerçekten âile bir kaledir; daha doğrusu öyleydi bir zamanlar.  Lâkin bu gün bu kale fethedilmiş durumdadır. Kapıları, pencereleri, hattâ bacaları da kapasanız uydulara engel olamıyorsunuz. Ekranlar duyguların da, düşüncelerin de mahremiyetini bozdu. Türkülerimize bile sinmiş olan;

A benim bahtı yârim; gönlümün tahtı yârim

Gözünde göz izi var, sana kim baktı yârim?

mısrâları, anlaşılabilirlik kapsamı dışında kalıyor artık!

Âile, toplumun çekirdeği ve özüdür. Onu tahrîbe yönelmiş her şey, toplumun tahrîbine yönelmiş demektir.  S.BUTLER

Millî Şâirimiz de bunun farkında olduğu için, bir aydın sorumluluğuyla, uyarı mâhiyetinde olmak üzere o günün ilgili ve sorumlularına şöyle seslenmiştir:

“Âilî bir inkılâb olsun” diyen mey’ûs olur

Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir deyyûs olur!

Çünkü “çıplak” inkılâbâtın rezâlettir sonu

Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!
Mehmet Âkif ERSOY

 

Üstad, bu günleri görse hangi kelimelerle seslenme ihtiyâcı duyardı acabâ? Yoksa, hep mi dili tutulurdu?

Son olarak, günümüz kanaat önderlerinden Üstad Osman Nûri TOPBAŞ’ın nasihatlerine yer verelim. Üstad, Dünyadaki Cennet: HUZURLU ÂİLE YUVASI adlı eserinde, âilenin sağlam olması için, onu kuran eşlerde bulunması gereken özelliklere vurgu yapıyor:

“Yine eskilerin “hüsn-i muâşeret” dedikleri, iyi geçinmek için iki tarafta da şu beş özellik bulunmalıdır:

1-Dindarlık, 2-Fazîlet, 3-Muhabbet, 4-Merhamet, 5-Sadâkât”

Bu sayılan kelimeler bile yaşamıyor artık. Tüm bunların mânâsından soyulmuş çıplak hâlleri var şu anda dillerde. Üstad, sözlerinin devâmında, önemini vurguladığı âilenin teşekkülü için yol gösterme yanında, duâ etmekden de geri durmuyor:

“Bütün dünyada âile yuvalarının ahlâksızlık, ihmal ve muhabbetsizlik depremleriyle yıkıldığı şu demlerde Rabbimiz, âilelerimizi sarsılmayacak kuvvet ve kudrette inşâ edebilmeyi ve yaşatabilmeyi cümlemize nasip buyursun! Hânelerimiz; muhabbet, huzur ve saâdet cenneti olsun! Bu cennetin son kapısı da, cemâlullâha vuslatın tecellî ettiği sonsuz cennete açılsın! Âmin…”

Bu duâya hangi Müslüman âmin demez ki?! Lâkin, yalnızca bunu yapmakla kalmıyalım; bu anlamda, bir âile danışma merkezi görevi yapacak olan bu büroların, maddî-mânevî problemlerle boğuşan âileler için gerçek bir hâcet kapısı niteliği taşıyacağının farkında olalım. Kendimizle birlikte çevremizdekileri de buralara yönlendirelim. Nerelere uğramıyoruz ki! Bir uğrak yerimiz, bir çevremiz, sohbet durağımız da burası, yâni ÂİLE İRŞAD ve REHBERLİK  BÜROSU olsun.

 Millete can veren hücreleri yenileme görevini yapacak ve vatanın, birlik-berâberlik ve dirliğimizin temellerine güç katacak olan ÂİLE İRŞAD ve REHBERLİK  BÜROSU’nun Ordu’muz, yurdumuz ve hepimiz için hayırlı olmasını dileyerek sözlerimi bağlıyorum ves’selâm…

 

 

 

 

 ORDU HAYAT GAZETESİ

              06.11.2008


Mar`12
28
ÂBİSTEN-İ VEFÂ
MIZRAP 2008

Yorumlar(0)

ÂBİSTEN-İ VEFÂ

Bismillâhir’Rahmânir’Rahîm

Değerli Öğrencimiz;

İşte, koskoca yedi yıl geçti ve sizleri hayâta uğurluyoruz.

Belki, ne çabuk geçti diyeceksiniz.

Evet, öyle. Çünkü burada günleriniz güzel geçiyordu.

Nasıl geçtiğini anlayamadınız. Çünkü hzurluydunuz.

İyi arkadaşlarınız vardı. Öğretmenlerinizle diyaloğunuz iyiydi.

Bir gün, hayâtın da nasıl geçtiğini anlamayacaksınız inşâllâh.

Çünkü hayâtınız da mutluluk üzere sürecek inşâllâh.

Ve, bilinçle yaşadığınız bir hayâtın sonunda

Sonsuz mutluluklara da ereceksiniz inşâllâh…

Yüce Rabbim tüm mü’minleri hidâyet ve istikâmet üzere yaşatsın.

Gaflete ve dalâlete düşenlerden eylemesin.

Sana da bu anlamda başarılar diliyorum.

Bu vesîleyle, sen değerli talebemiz Elif AKÇAY’a

hayırlı, uzun ömürler, bereketli yıllar,

sonsuz saâdetler dileğiyle

âdetimiz gereği olan akrostişimizi sunuyoruz:

 

-AKROSTİŞ-

                                   Eninde-sonunda işte, geldiniz son durağa

Lüzum yoktur dünyâda, aslâ hiç tumturağa

İçimiz emel dolu; köy-köşk, arsa, araba

Fakat, engel olamazlar; gitmemize ırağa

Aklı başında olan, emel taşır ukbâya

Kapılıp gitmez aslâ, “gerçek” varken hülyâya!

Çeyizini hazırlar, öteyi unutmadan

Aşkla göz yaşı döker, kâlbini uyutmadan!

Yolcularız hepimiz; kâh biner, kâh ineriz

Akşam olur gün gelir; ufuklarla söneriz

Elifle başlar hayât, sonra “LâmElîf” olur!

Bu ise “Lâ” demektir; yâni, hayât son bulur!

Elvedâsı var mutlak; selâmın, merhabânın

Dünyâya aldanmaktır, en büyüğü hatânın!

Îmânla îmânsızlık, Cennet, Cehennem farkı

Su gibi akan zaman, döndürür hangi çarkı?

Allâh demeli diller; hem çalışmalı ellerimiz

Âbisten-i vefâyı döndürmeli sellerimiz…

Dokuz köyden kovulur derler doğru söyleyen

Evet ama, pişman olmaz; hakka hizmet eyleyen!

Tâlib-i hakkım diyen, Hakk’a eyler can fedâ

Lezzeti kullukta bulur; eyler rüknünü edâ

Elif kulunu Rabb’im, erdir sonsuz nîmete

Rızânı nasîp eyle, dâhil olsun Cennet’e…

                                                        Âmin…

 

 

Değerli öğrencimiz;

İşte böyle, günler, hatır-gönül dinlemeden geçip gidiyor.

Ufuklar zamânı sayıyor. Hayat her an, her sâniye ayağımızın altından kayıyor…

Günler geçerken, her gün her gün tabutlar da geçiyor önümüzden.,.

Ama, kimse kendisinin de bir gün,

                    hattâ her an gidebileceğine inanıyor gibi değil!

Şâir bunu ne güzel ifâde ediyor:

İNANMAZ

Minârede, ölü var diye, bir acı salâ;

Er kişi niyetine, saf saf namaz; ne âlâ!

Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!

Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan!..

Necip Fâzıl KISAKÜREK

Evet, ibret alan yok! Elest bezminde verdiği sözü hatırlayan yok!

Hâlbuki bize yakışan gafletten çok, Allâh’ı unutmadan yaşamaktır.

Bunun adı ibâdettir, itaattır, zikirdir.

Bu anlamda, her zaman uyanık olmalı, olan-bitenleri iyi gözlemlemeli,

her şey üzerinden, güzelliklere doğru bir yöneliş seyri çıkarmalı,

her şeyin hayırlısını istemeli,

hayrı gözetmeli ve hayır peşinde koşmalıyız ki;

hep duâ ettiğimiz hüsn-i hatîmelere ulaşalım.

Sana bu vâdîde güveniyor ve başarılar diliyorum.

Selâm ve sevgiler sunuyor,

Allâh’a emânet olunuz diyorum…

Öğretmenin:Nûri KAHRAMAN

Ordu İmam-Hatip Lisesi

16.01.1994

 

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

            03.11.2008


Mar`12
28
BİR ORDU, İKİ MÜFTÜ!YOKSA, “AZ BİLE!” Mİ?
MIZRAP 2008

Yorumlar(0)

BİR ORDU, İKİ MÜFTÜ!

YOKSA, “AZ BİLE!” Mİ?

Daha önceki müftümüz Tâceddin SEVİNÇ Bey 2004 yılı sonlarında Ordu müftüsü olarak atanıp ilimize geldiğinde yaptığı ilk konuşmasında, bunca yıl vatanın çeşitli yörelerinde görev yaptıktan sonra şimdi doğduğu topraklara hizmet verecek olmanın mutluluğunu sevinç gözyaşları arasında dile getirmiş, bu mazhariyetin hamdinden âciz olduğunu, bunun için de var gayretiyle çabalayacağını, kendini yetiştiren insanlara karşı vefâ borcunu  ödemek için elinden geleni tüm gücüyle yapmaya çalışacağını vurgulamıştı.

İlk göreve 1967 yılında yine burada, Ulubey ilçemizde vâiz olarak başlayan hocamız için burasının artık son durak, dolayısıyla buradan emekli olacağı düşünülüyordu. Derken, bu yılın başlarında onun da hiç beklemediğini tahmin ettiğim bir şekilde tâyini çıktı ve Yozgat’a gitti. Sonuçta herkes gibi o da hakkını aradı. İdâre mahkemesine başvurdu. Kazandı. Hattâ o sıralar yerel basında Tâceddin Bey’in göreve başlayacağı haberleri bile çıkmıştı boy boy fotoğraflarıyle. Sonra konunun îtirâza medâr olduğunu duyduk. Lâkin en sonunda, sürecin lehine netîcelendiği ve geçen hafta Yozgat’tan ayrılıp Ordu’ya geldiğini öğrendik. Sizin anlayacağınız, şu anda Ordu’da iki tâne Ordu müftüsü var, resmen!

Peki şimdi biz, “İki tâne müftümüz var!” diye sevinip “gözümüz aydın!” mı diyelim, yoksa, “bu nasıl iştir beyler, uyanın, günaydın!” mı diyelim?

Yoksa, “Ordu’ya iki müftü de yetmez, dahası da gelsin!” mi diyelim? Ne diyelim?

Mâlumunuz, ben de ilâhiyâtçıyım. Eğer, Yüksek İslâm Enstitüsü’nden sonra Millî Eğitim’i değil de Diyânet’i tercih etseydim ben de belki İl Müftüsü olarak görev yapacaktım. Nitekim, şu anki Ordu Müftümüz Veysel ÇAKI Bey’in aynı okuldan dönem arkadaşım olduğunu daha önce yazmıştım. Tâceddin Bey de bizim gibi İstanbul YİE’den, fakat 7-8 yıl önce mezun. Üçümüz de aynı okul mezunuyuz yâni.

Her neyse. Herhangi başka bir gâyeyle değil, zoruma gittiğini için yazdığımı belirtmek için bu açıklamayı yapma ihtiyâcı duydum. Diyânet İşleri Başkanlığı’nın bu yılın başında yaptığı, âni olduğu anlaşılan atama, diğer bâzı vilâyetlerde de sıkıntıya sebep oldu. Komşumuz Giresun da bunlardan biri. Ne de olsa OR-Gİ’yiz. Birbirimize benzeriz! Sanırım orada uzun süre iki müftü polemiği oldu. En sonunda eskisi kaldı. Bizde eskisi gitti, yenisi geldi. Eskisi mahkeme süreçleri sonunda tekrar geldi. Şimdi tam buradayız. Ve benim sorularım var:

1-                          Bu nasıl iştir? Neyin sonucudur?  Toplum nezdinde ağırlığı olan, ulemâ konumundaki bu şahsiyetleri bir top gibi bir öteye, bir beriye atmanın mânâsı nedir? Gereği ve gerekçesi nedir?

2-                          İşin içinde gönül olmayıp, rızâ bulunmayıp da top direkten döndürülünce, tüm takım madara durumuna düşmüyor mu? Diyânet’in ağırlığı ve farklılığı ne oluyor? Vatandaşın aklına sorular gelmez mi sizce?

3-                          Kaldı ki, en az 30 yıl din hizmeti yapmış bu insanları –ki Ordu müftülerimiz 40 civârında dolaşıyorlar- Diyânet bir şekilde râzı edemez mi? Durumu anlatamaz mı?

4-                          Meselâ birisi kendisini Tâceddin Bey’in yerine koysun. 40 yıl hizmetin sonunda memleketinize gelmişsiniz. Oradan emekli olacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat, size sorulmadan, haber de verilmeden ansızın tâyininiz yapılıyor bir başka vilâyete! Apar-topar gönderiliyorsunuz! Ortada hiçbir sebep yok. Konu yok. Ufak bir çıtlatma yok. Îzah yok, îkaz yok! Ne yaparsınız? Size yapılanı nasıl îzah edersiniz? El-âlem sormaz mı; komşularınız, akrabalarınız, dostlarınız, niçin, neden diye?

5-                          40 yıllık görevli. Belki de başkan dâhil, hemen hemen herkesten yaşça büyük bir elemana bu yapılır mı? Diyânet bir câmiye müezzin verirken bile zorlandığı hâlde bu iş habersiz-tebersiz bu kadar kolay nasıl olabiliyor? Hep söz konusu edilen, vefâ, kadirşinaslık, sevgi, saygı, meşveret vs. nerede?

6-                          Diyânet’in, yaş haddinden emekliliğine az bir zaman kalan bir mensûbunun neyine, niçin ve neden sabredemediği konusu açıklanmaya çok muhtaç.

7-                          Diyânet İşleri Başkanlığımızın, bilhassa kamuya gizli kalamayacak tâyin meseleleri neden mahkeme boyutunu gerektirecek bir şekilde gerçekleşir ki? Böyle bir durumda sonuç ne olursa olsun kaybedenin müessese olacağı açık. Tâ ki ortada bir sebep olur ya da gerekçe açıklanır.

8-                          Bu durumda her iki tarafa da yazık değil mi? Kimi gelecek, kimi gidecek? Ya da Giresun benzeri sıkıntılar?! Hem de bu yaştan sonra! Bu çile, bu yol, bu göçgüncülük, bu kasvet revâ mı? Gitmese sıkıntı, gitse sıkıntı! Sebep ne, daha iyi hizmet mi?

9-                          Niye gelmiş, niye gitmiş? Nasıl gelmiş, nasıl gitmiş? Şöyleymiş, yok böyleymiş. Miş miş de miş miş!... Al sana bir sürü konu. Elde konu, dilde sakız! Ortalığa malzeme. Çay ocaklarına çorba! Ne gereği var? Bu dalgalanmaların ister istemez hem cemaat, hem de personel arasında olumsuz yankıları olur.

10-                      Şu bilinsin ki, herkesin artıları var, eksileri var. Ne ondan yanayız ne de bundan! Yalnızca dinden, diyânetten, hizmetten ve de adâletten yanayız. Câmia olarak, önce bizler, ilmin ve ilim adamlarının, dolayısıyla Diyânetin vakarını korumakla mükellefiz. Bizler de herkes gibi davranınca topluma nasıl örneklik edeceğiz?

11-                      Kusura bakılmasın. Bulunulan makamlar önce Hakk’ın sonra da halkın bize bir lûtfudur. Halkın getirdiği, Hakkın verdiği makamlarda kalem oynatırken hak gözetilmiyor, halkın hatırı kaale alınmıyor da Allâh’ın kulları, halkın çocukları haksız yere rencîde ediliyorsa, gereksiz tazminatlar, yolluklar, harcamalara, zaman ve hizmet kayıplarına, durduk yerden dedikodulara sebep olunuyorsa bunun vebâlini ilgililere anlatmak elbette haddimiz olamaz. Yalnızca hatırlatırız o kadar! Çünkü mâlumunuz, Kitâbımız Kur’an-ı Kerîm, hatırlatmanın fayda verdiğinden söz eder defâatle.

12-                      Bu mesele hepimizin. Tüm etkili etkisiz, yetkili yetkisiz herkesi ilgilendiriyor. Bu gelgitlere her kim sebep olduysa, göz yumduysa, yetkisi ve haberi var da ilgilenmediyse hatâlıdır. Onca yazışmalar, mahkemeler, harcamalar, gelişmeler, gidişmeler, gülüşmeler, didişmeler. Ne oldu şimdi? Başa dönüldü! Ne zaman; Ba’de harâbil’Basrâ:Basra harap olduktan sonra!? Neyi çözdük? Hiçbir şeyi! Sâdece kırdık-döktük, yaktık-yıktık. Ağırlığımız gitti, hafifledik. Havalarda uçuyoruz mu?

13-                      Doğrusu ayrıntılar çok da ilgilendirmiyor bizi. Biz olanlara bakıyor, bir anlam veremiyoruz. Herhâlde birileri makamlarının ve de rakamlarının rüzgârına kapıldılar, havalara girdiler, hevâlarına uydular belki ve sonuç böyle oldu. Netîcede herkes kendi hesabıyla baş başa. Hayırlısı olsun.

14-                      İnşâllâh, ders alınır ve benzerlerinin yaşanmamasına bir nevî katkı teşkil eder ümidiyle yazdığım bu yazıyı her iki muhterem müftümüze de hürmetlerimi bildirmek sûretiyle bitiriyorum ves’selâm…

 

 

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

           21.10.2008


Toplam 108 Blog, 22 Sayfada Gösterilmektedir.
«« « 1 2 3 4 [5] 6 7 8 9 10 » »»

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
POPÜLER MASONLAR ORDUDA (7142)
AKROSTİŞ YAZILARI (5514)
FOTOĞRAF-NÂME (5188)
MODA-NÂME (5066)
EYMÜR-NÂME 2 (4930)
EYMÜR-NÂME 1 (4654)
Bedford-nâme (4625)
Nûri KAHRAMAN (4618)
EYMÜR-NÂME 3 (4592)
BAYRAMLAŞALIM DOSTLAR! (3950)
ÜÇ ÖZTÜRK, BİR MEVLÂNÂ.. (1)
CHP-NÂME (1)
GACAROĞLU AHMET EFENDİ (1876-1962) (1)
FOTOĞRAF-NÂME (4)
37 YIL ÖNCESİ, KÖYDE BU GÜN.. (1)
NASIL BİR İL BAŞKANI? (1)
ERKAN TEMİZ BEYİN TELEFONU (1)
BİZ DE İMAM-HATİPLİYİZ Sn. ADİL AKYURT (1)
MODA-NÂME (3)
AKROSTİŞ YAZILARI (4)
 

Www.GirdapTasarim.Com Tarafından Hazırlanmıştır...